Türkiyeye Damgasını Vuran Bir Dönem, Bir Olay, Bir Yaşam
Dr. Baha Akşit
Dr. Baha Akşit'in ailesi Yatağanda "Müftüler" diye anılmaktadır. Bu anılmada Akşit'in büyük dedelerinin buraya yerleşip, medrese kurmaları ve birçok alim yetiştirmeleri etkili olmuştur. Şimdi bu medrese ve sülale hakkında bilgi verelim.
Yatağan kasabasında öncelikle medreselerin ayrı bir yeri vardır. Medreseler sadece ilmi ve maarif konularına ışık tutan bir yer olmayıp, ayrıca bölgenin umumi tarihine de önemli bir ışık tutmaktadır. Tuncer Baykara'nın belirttiği gibi medreseler özellikle bunların içinde, Yukarı veya Büyük Medrese diye anılan medresenin şöhreti XIX. ve XX. yy boyunca Yatağan ile beraber zikredilmiştir. Büyük Medrese'nin dışında bu anılmaya, buradaki Hacı Karaca Medresesi ve Apalızade Medresesi'nin de payı büyüktür[5].
Büyük Medresenin kurucusu olan Koca Müderris Hacı Mustafa Efendi (1733-1812) Kayalardan Ömer Efendi'nin oğlu olup, yetim kalmış ve halası tarafından okutulmuştu. Bir süre Dazkırının Apa köyü medresesinde okuduktan sonra, Burdur'a geçerek Çeşmeci medresesinden icazet almış ve İstanbula gitmek arzusunda iken Hocasının ısrarı üzerine Yatağana dönmüştür[6]. Bu olayı Baha Akşit bize şu şeklide hikaye etmektedir:
"Büyük dedem icazetini aldıktan sonra üç arkadaşıyla birlikte İstanbula, tahsillerini devam ettirmek düşüncesiyle yola çıkmışlar. Fakat daha önce hocası, dedesine "Sen köyüne git ve orada bir medrese kur" demiş. Dedesi İstanbulda okumayı arzu ettiğinden bu sözü dikkate almayarak arkadaşlarıyla beraber yola koyulmuş. Yolda verdikleri molada, rüyasına hocası girmiş. Ona "yanlış yoldasın, Yatağan o tarafta degiI" demiş. Bu olay üç kere daha tekrar edince, arkadaşlarından ayrılıp köyüne gelmiş. Köyde medrese inşaatına başlamış. 17711772 yıllarında medresesini bitirmiş. Yatağan medresesi'nin ilk döneminde Tekke Mütesselimi Hacı Mehmed Efendi'nin teveccühünü kazanarak, medresenin camisinin yapılmasını sağlamıştır."
1812'de Koca Hoca'nın vefat etmesi üzerine, medreseyi burada okumuş ve daha sonra Koca Müderris'e damat olan aslen Aksekili Mahmutun oğlu ve Kara Müftü diye anılan Mustafa Efendi devam ettirmiştir[7]. Yirmi yıl müderrislik yaptıktan sonra 1831 başlarında ölmüş. Yerine babasının (Koca Hoca) vefatında küçük olan ve Kör Müftü diye anılan Mustafa devam ettirmiş. O da 1858'de Hac dönüşü Mısır'da vefat etmiştir[8].
Kör Müftü Mustafa Efendi'nin ölümü üzerine buraya tahsile gelen ve Kara Müftü'nün hemşerisi ayrıca Kör Müftü'nün damadı olan şakir Ali Efendi, medresenin idaresini ele almıştır. Bu tarihlerde 1860 yıllarında Büyük Medrese'nin etkinliğinin azaldığını görüyoruz. Zira şakir Ali Efendi'nin oğulları hem küçük hem de daha tahsildedirler[9].
İşte başta da belirttiğimiz gibi Yatağanın medreseleri ile anılmasında etkili olan diğer iki medrese, Hacı Karaca ve Apalızade Medreselerin en inkişaflı dönemine geçeceğiz. Zira Apalızade'de Mustafa Efendi, Hacı Karaca'da ise Hüseyin oglu Osman Efendi, medreselerinin başında, Büyük Medrese'ye göre daha etkili ve canlıdırlar, Öyle ki Büyük Medrese'yi XIX. yy'ın sonlarında yeniden canlandıracak olan ve Baha Akşit'in dedesi Mehmet Said Efendi'nin müderrisi, Hüseyin oğlu Osman Efendi'dir[10].
Bu iki medresenin etkisi, şakir Ali Efendi'nin büyük oğlu, Mehmed Said Efendi'nin tahsilini bitirip Yatağana dönmesiyle azalmaya başlamıştır.
Baha Akşit'in dedesi ve Koca Hoca diye anılan Hacı şeyh Mehmed Efendi (1842-1916) tahsiline önce babası ile başlamış, daha sonra Hacı Karacaların Osman Efendi'den icazet almıştır. Tahsilini devam ettirmek için Konya'ya gitmiş, oradan 1862-1864 yıllarında Müsavvitzade diye meşhur Abdullar Vahidi'den icazet almıştır. Buradan da İstanbula giderek Fatih Medresesi'nde okuyup 1870'lerde Yatağana dönmüştür. İşte Yatağanın XIX. yy ve XX. yy'larda Büyük Medrese ile anılmasına bu zat sebep olmuştur [[11].
Yatağan'a döndükten sonra büyük gayretle çalışmış, medreseye yeni binalar, hücre ve dershaneler eklemiş. Camiyi de tamir ederek bir süre için gerileyen medreseyi yeniden canlandırmıştır [[12]. Bu çalışmalarına kardeşleri; Mahmut, Abdurrahman ve Ahmet de yardım etmiş. Özellikle, Mahmud Mesud Efendi ağabeyinden okumuş, öğretime katılmıştır. Ayrıca Koca Hoca'nın zamanla büyüyen oğulları da, O'na yardımcı olmuştur[[13].
Yatağan Medresesinin en parlak ve olgun dönemi; Koca Hoca zamanında yaşanmıştır. Kendisi ayrıca Seydişehirli şeyh Abdullah Efendi'ye bağlı bir Nakşibendi şeyhi idi. Altmış yıl süren müderrislerle Antalya, Korkuteli, Fethiye, Muğla, Bozdoğan ve Denizli ilinde pek çok medresenin kurulmasına vasıta olmuştur[[14].
1. Cihan Harbinin başlaması ve seferberliğin ilanı üzerine, Yatağan Medresesi'ndeki bazı hocalar ve talebenin askere alınması sonucu medrese boşalmıştı. Savaşın başlaması ile de öğretim büyük çapta durmuştur. Bu arada 1915 sonlarında Koca Hoca da vefat etmiştir.
Seferberlik sırasında, askerlik çağına gelmeyen bir kısım gence Koca Hoca'nın büyük oğlu Arif Efendi ders vermişse de, devrin şartları gereği bu önemli olmamıştır. Milli Mücadele sırasında da güçlük ve sıkıntılar devam ediyordu. 1922'de zaferin kazanılmasından sonra talebeler gelince, yeniden hevesle tedrisata başlanmış ancak 1924 Mart'ında kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreselerin bağımsız idareleri kaldırılmış, Yatağan Medresesi de fiilen kapanmıştır. Bir yıl sonra 1925 gündönümündeki büyük sel felaketinin zararlarını önlemek için, talebe hücreleri yıkılıp, kerestesiyle sed yapılmaya çalışılmış. Böylece 1924 ve 1925 yıllarındaki bu iki olay, Yatağan Medresesinin sonu olmuştur.
Günümüzde medreseden sade cami ile bazı dershanelerden çok küçük izler kalmıştır. Bu arada Koca Hoca'nın dershanesi çok harab durumda bulunmakta iken yıktırılmıştır [[15]. Netice olarak denebilir ki, Yatağan Medresesinde İslamiyetin özünü en iyi biçimde veren bir öğretim hakimdi.
Medrese Yatağan'ın sosyal ve iktisadi hayatını da etkilemiştir. Köye kalabalık bir talebe zümresinin yığılması, iktisadi bir canlılık da getiriyordu. Ancak musiki vs gibi hususlarda gittikçe gerilemiştir. Düğünlerde de zaman zaman tartışmalar çıkar, çalgı ve içki istenmezdi. Ancak bütün bunlara rağmen medrese ile Yatağan köyü ve bu arada tekke, ahenk içinde varlıklarını sürdürmüşlerdir." 1872 tarihinde Yatağanda doğan Müftü Arif Akşit, Baha Akşit'in babası ve Koca Hoca şeyh Mehmed Efendi'nin en büyük oğludur. Koca Hoca'nın diğer evlatları ise; Hacı Mustafa (1875-1933), Sait (1877-1917), şakir Ali (1883-1917), Abdullah (1886-1975), Ömer (1890-1916), Zühdü (1895-1977), Hilmi (1903-1982), Ayşe ve Gülsüm'dür [17].
Koca Hoca'nın sağlığında medresenin müderrisleri; kardeşi Mahmud Efendi, onun yanında da Koca Hoca'nın oğlu Arif Efendi ve derece derece kardeşleri yer almaktadır.
Koca Hoca sağlığında bütün aileyi derleyip topluyor, birliklerini beraberliklerini muhafaza ediyordu. O'nun ölümüyle bu görev kardeşlerine değil aile içinde, ilmi ve insani vasıflarının üstünlüğünden dolayı oğlu Arif Efendi'ye geçmiştir.
Ailenin büyükleri, amcaları da Arif Efendi'ye karşı saygıda kusur etmemişlerdir. Aile üzerindeki bu hakimliği seferberlik zamanında cepheye giden amcalarının ailelerini muhafazasında, onların her türlü ihtiyaçlarının temininde kendini açıkça göstermektedir.
1. Cihan Harbi sırasında, Kutul-amare cephesinde şehit düşen amcası Sait Efendi'nin evlatlarını kendi çocuklarından ayırt etmemiştir. Öyle ki Baha Akşit, amcası Sait Efendi'nin en küçük evladı Hüsnü Akşit ile ikiz kardeş gibi yetişmişlerdir.
Baha Akşit'in babası Arif Efendi, tüm halkın sevdiği ve saydığı bir insandır. Yöre hakkında bize en güzel bilgileri veren Ali Aykota'da, "Acıpayam" adlı kitabında Arif Akşit hakkında şunları söylemektedir: "İrfan ve marifetleriyle bihakkın Arif adını liyakat kesbeden ve bir kültür menşei olan Yatağan medresesinin ilmi ehemmiyetini temsil ederek tefsir ve hadis bilimleri bakımından taşıdığı üstün vasfı, tatlı ve selis hitabesi, bilgilerini halk diliyle ifadesi, güleç ve sevimli cehresi, latif düzgün lehçesi, heyecanlı anlarında dökülen göz yaşlarıyla hak ve hakikat yollarını izah ve her bakımdan halkımızı irşad eden Arif Efendi; vaiz ve nasihatleriyle, takip ettiği uyartı usulleriyle, uzağı görüşleri ve halka inişleriyle vaizlik aleminde kazandığı şöhret çok büyüktür[18].
On dört yaşından itibaren vermeye başladığı vaizler ile kazasında ve civar kazalarda ün kazanmıştır.13 Teşrini sanı 1313/25.XI.1897 tarihinde babasından icazet aldı. Aynı tarihte Yatağan Medresesinde ders vermeye başladı (ilm-i sarf, ilm-i nahiv, ilm-i mantık, meani, usul-ü fıkıh, feraiz, tefsir, hadis) Arapça ve Farsça okuyup, yazabilmektedir. 1329'da (1913) İzmir Vilayeti (Aydın Vilayeti) Meclis-i Umumi azalığına seçilmiştir[19]. Birinci Cihan Harbi sonunda Milli Mücadele hareketine kendi bölgesinde katılmış ve Milli Mücadele'nin en önde savunucularından biri olmuştur. 1924 sonrasında da bir süre Acıpayam'da müftülük yapmıştır (1924-1944'de vefatına kadar) [20].
Hitabeti çok etkili olan Arif Efendi'nin insanları şaşırtan bir hafızası vardır. Hatta onun bu özelliğini gösterecek olan, halk arasındaki şu sözü oldukça anlamlıdır:
"İnsan hiç bir kere okuduğunu unutur mu?" Yatağan Medrese'sinin son hocası, çok zeki ve halim selim bir zat olan Arif Akşit 1944 yılında Kula'da doktor oğlu Baha Akşit yanındayken vefat etmiştir. Geriye iki evlat bırakmıştır. Bunlar oğlu Baha Akşit ve kızı Lütfiye Hanım'dır.
Buraya kadar Baha Akşit'in baba tarafı hakkında bilgi verdik. Şimdi de bir insanın hayatında çok büyük ve etkili rolü olan insandan, anneden bahsedeceğiz. Fakat Baha Akşit'in annesini gene onun sözleriyle tanıyalım.
"Annem Dudu Hanım, babamın dede tarafıyla aynı zamanda akraba olup, babamın ikinci eşidir. Ben de bu evliliğin 7. senesinde 6 Mart 1914 tarihinde Yatağanda dünyaya gelmişim: Annemin sülalesi Yatağan'da "Koca Hüseyinler (Gossenler)" diye anılır. Bu isim annemin dedesi Koca Hüseyin'den kaynaklanmaktadır.
Benden başka iki evlat daha dünyaya getiren annem (benden on yaş küçük olan Lütfiye halen sağ, onun daha küçüğü Mehmed çocuk iken vefat etti) sebze yetiştirmeye çok meraklı bir insandı. Adamlar tutulur mevsime göre turfanda sebzeler yetiştirilirdi. Buna özel bir itina gösterirdi."
Baha Akşit, ilk okulu bitirdiğinin ertesi senesi (1928'de) annesini kaybetmiştir. Annesinin vefatı üzerine babası Arif Akşit, yeniden evlenmiştir. Bu evlilikten evladı olmamıştır.
Baha Akşit'in hayatında annesinin vefatı önemli bir iz bırakmıştır. Daha çocuk yaşta anne şefkatini kaybeden Baha Akşit'in ilerideki mesleğini seçmesinde de bu vefat etkili olmuştur. Bu etkiyi gene Baha Akşit'ten dinleyelim:
Benim ilerideki mesleğimi seçmemde etken olacak annemin vefatı, küçük yaşımda oldukça üzerimde tesir bıraktı. Yeni yazı dersleri bitince o yaz maalesef annem hastalandı. Annemin hastalığını o zaman ilçemizde bulunan Faik Bey ismindeki doktor yanlış teşhis koymuş olacak ki, daima perhiz yaptırmakla devam ettirmek istedi. Hastalığı gün geçtikçe ağırlaşıyordu. Nihayet babam Denizli'de dahiliye mütehassısı olmadığı için İzmirden doktor Fevzi Bey'i getirmek zorunda kaldı. Doktor trenle Denizli'ye geldi. Oradan çok nadir bulunan otomobil temin etmek suretiyle Acıpayama geldi. Birkaç saat kaldı. Annemi muayene etti ve tüberküloz dedi. Maalesef çok geç kalmışsınız, ona çok iyi bakmanız gerekliydi. Çok iyi yedirip, çok iyi beslemek lazım gelirdi. Halbuki siz o yiyeceğim dedikçe perhize zorlamışsınız, artık telafi edilecek imkan dahilinde olduğunu sanmıyorum ama Allah'tan umut kesilmez dedi ve bıraktı gitti.
Bu olay benim üzerimde öylesine tesir etti ki, ileride doktor olmamın sebebidir. Eğer Denizli'de dâhiliye mütehassısı olsaydı bunlar olmayabilir, annem de kurtulurdu."
Kendisinden dinlediğimiz bu üzücü olayın sonucunda olumlu bir durum çıkmış. Çünkü Türkiye gerçekten çok iyi bir doktor kazanmıştır. Ayrıca Baha Akşit şu anda da çeşitli demek ve vakıflar kurarak memleketine faydalı olup, Denizli'deki Tıp Fakültesi'nin açılmasına da etkili olacaktır.