Türkiyeye Damgasını Vuran Bir Dönem, Bir Olay, Bir Yaşam
Dr. Baha Akşit
"Yatağan müderrislerinden Arif Efendi'nin bir oğlu dünyaya gelmiştir. Uzun yıllar çocuk hasreti çeken bu zat ilk evlada sahip olunca eşe dosta meserret ziyafetleri vermiştir. İşte bu sırada gene bu nevzadın şerefine, babasının talebelerinden ve dostlarından olan Garbikaraağaç müftüsü Hasan Hilmi de onların neşe ve sevinçlerine katılma gayesiyle Yöreğildeki dershanesinde bir ziyafet tertip ederek tekmil Yatağan müderrisleriyle diğer ilmiye mensuplarını davet etmiştir.
Sofralar kurulmuş, mahfeller sıralanmış, yemeğe başlamak üzere iken, Müttü Hasan Hilmi'nin, çocuğun adı hakkındaki sorusuna Arif Efendi, BAHAEDDiN cevabı vermiştir. On beş yıldan beri hasretle beklediğim ve ümitsizliğe düştüğüm halde Allah'ın bir ihsanı olan bu ilk çocuğum, mensup olduğumuz tarikatı kuran Bahaeddin Nakşibendi'yi temsil edecektir, dedi. Bunun üzerine babası Hacı Mehmed Efendi söze başlayarak Nakşl tarikini kuran Bahaeddin'in istihdaf ettiği gayeleri ve tarihçesini ve diğer tarikatlarla farkını anlattı.
Binaenaleyh; Müslümanlığın itikatta ehli sünnet velcemaat mezhebine amelde ise Hanefi mezhebine bağlı bir şekilde yürüyüş yollarını aydınlatmış olan bu tarikatın kurucusuna izafetle Arifin çocuğuna verilen Bahaeddin adı hepimizce beğenilmiştir, buyurdular.
Aynen not ettiğim şu hikayenin sonuna kadar sofraya el uzatmayan dinleyiciler, bu yavrunun hayırlı, sıhhatli ve uzun ömürlü olması duasını Ulu Tanrıya isal ederek yemeğe başladılar[21].
Varlığıyla ailesine büyük sevinç veren Baha Akşit, ailesinin Yatağan halkı üzerinde bıraktığı saygı ve sevgiden nasibini almış. Çocukluk günlerinin o duygusuyla hemşerilerine karşı daima saygılı, terbiyeli ve dikkatli olmaya özen göstermiştir. Köyün; Hacı Mehmet Efendi ve Arif Efendi üzerindeki derin saygısı O'nun çocukluk günlerinde daima içinde köylüye karşı bir sorumluluk hissetmesine sebep olmuştur.
Aileye duyulan bu saygı sadece köy içinde kalmayıp, mezhebi farklı olan ve köyün Tekke mevkiindeki Yatağanlılarda da aynı şekilde görülmektedir.
Prof. Dr. Tuncer Baykara'nın "Yatağan" adlı kitabının, Yatağan ile ilgili bazı olumsuzluklar' kısmında bellirtiği gibi: "Yatağanda devamlı bir gerginlik, siyasi mücadelede taraflılık söz konusudur. Bir kısım insanlar arasında devamlı çekişmeler vardır ki, Ali Vehbi Efendi bunlar arasında 'sünnilik-bektaşilik, ağalık-muhtarlık, tekkenişlik-postnişinlik ihtilaflarını' sayar" demektedir[22].
Böyle duygu ve düşüncelerin olduğu yatağanda Arif Efendi bir vaiz vereceği zaman Tekkedekiler en ön sırada hatta Arif Efendi'nin dizi dibinde oturup, vaazını dinlerdi. Yahut Denizli'de bir vaaz vereceği zaman Arif Efendi, o zamanki şartlar gereği ancak bir günde o da at üzerinde olursa Denizli'ye varılabildiğinden, yolda Çukur köyünde bir Bektaşi dedesi Mazlum Babanın yanında mala verir, onun misafiri olurdu. Bunlar Baha Akşit'in daha sonraki yıllarda Denizli'de yapacağı doktorluk vazifesinde ve millet ve kişiliğinde halkın ona olan güveni, saygısını arttıracak olaylardır. Halkın B. Akşit'i sevmesinde kendi şahsiyeti kadar dedesi ve babasının payları da vardır.
İlmi ve dini bilgileri derin iki büyük insanın denetimi altında büyümeye başlayan B. Akşit, kendini bilmeye başladığı andan itibaren babasından Kur'an-ı Kerim okumasını öğrenmeye başlamıştır. Ailesindeki hafıza gücü evlada da geçmiş, daha 5 yaşında iken Kuran-i Kerimi hatmetmiş, fakat çevrenin buna inanmasında şüphe duyabilecekleri ve nazara gelir düşüncesiyle bu durum haberdar edilmemiştir. O zaman ki geleneğe göre bir çocuk Kur'an'ı hatmetmişse onun için camide hatim duası tertiplenirdi. B. Akşit'in duası 7 yaşına geldiğinde yapılmıştır. O zamanda Hatim duası umumiyetle şu şeklide yapdırdı:
Camide hatim duası yapılacak çocuk, ayrı bir seccadeye oturtulur. Onun usulüne göre, adabına göre okunur. Hatim duasına köyün, civar köylerin ve kasabaların ileri gelen eşrafı ile öğretmenleri de katılır. Onların huzurunda hatim duası yapılırdı. Hatim duası tamamlanan çocuğun duasını ayrıca orada bulunan yaşlıca bir hoca yapardı. Bu hatim duasını 7 yaşındaki küçük B. Akşit de hatırlamaktadır.
Kuran okumakla öğrenimine başladıktan sonra kıraatı ve tecvidi öğrendi. Daha sonra babasının medresesinde öğrenime katıldı. O tarihlerde kendisi çok küçük, medreseye gelen diğer talebeler ise seferberlik nedeniyle çok büyük, 17-18 yaşlarındaydı. Bu derslere ait hatıralarını B. Akşlt şu şeklide aktarmaktadır:
"İçlerinde çocuk yaşında olan bendim. Hatta dersi altıktan sonra sokağa çocuklarla oynamaya giderdim. Bu arada şunu da zikretmeyi arzu ederdim. Arapça o kadar kolay bir ders değildi. Talebeler bazı hususlarda tereddüt ettikleri, hoca acaba bize bunu nasıl anlattı dedikleri zaman, çocuklarla oynarken beni bulurlar ve bunu hoca nasıl anlatmıştı diye sorarlardı. Bende bir banda yazılmış gibi o anlatılanları tekrarlardım."
Bu anlatılanlarda biz B. Akşit'in aynı dedesi Hacı Mehmed Efendi ve babası Arif Efendi gibi hafızası güçlü, okuduğunu kolay kolay unutmayan bir insan olduğunu anlıyoruz. Henüz yeni Türkiye Cumhuriyeti medreselerin kapatılıp eğitimin-öğretimin birleştirilmesi kanunu çıkarılmadan evvel, Baha Akşit babası tarafından köyün ilkokuluna yazdırılıyor.
Saltanat devrinde doğup, Milli Mücadele yıllarında ilk çocukluk devrini yaşayan ve okul çağına ise yeni Türkiye Cumhuriyeti ile giren B. Akşit, evinde de bu devirlerden yetişmiş insanlarla birliktedir. Bu çeşitlilik onun karakterinin oluşmasında farklı izler kalmasına neden olmuştur. Bunları sırası geldiğince belirteceğiz. Şimdi tahsil dönemine geçelim.